Bir gün iki fahişe gelip kralın önünde durdu.
Kadınlardan birisi: “Efendim, bu kadınla ben aynı evde kalıyoruz.
Birlikte kaldığımız sırada ben bir çocuk doğurdum.
İki gün sonra da o doğurdu.
Evde yalnızdık, ikimizden başka kimse yoktu.
Bu kadın geceleyin çocuğunun üzerine yattığı için çocuk ölmüş.
Gece yarısı, ben uyurken, kalkıp çocuğumu almış.
Fakat ölen kendi çocuğunu da benim koynuma koymuş. Sabahleyin oğlumu emzirmek için kalktığımda, onu ölmüş buldum. Ama sabah aydınlığında dikkatle bakınca, onun benim çocuğum olmadığını anladım” dedi.
Öbür kadın, “Hayır! Yaşayan çocuk benim, ölü olan senin!” dedi.
Bunun üzerine kral; “Yaşayan çocuğu ikiye bölüp yarısını birine, diğer yarısını öbürüne verin!” diye buyurdu.
Yüreği oğlunun acısıyla sızlayan, çocuğun gerçek annesi krala, “Aman efendim, sakın çocuğu öldürmeyin! Ona verin!” dedi.
Öbür kadınsa, “Çocuk ne benim, ne de senin olsun, onu ikiye bölsünler!” dedi.
O zaman kral kararını verdi: “Sakın çocuğu öldürmeyin! Birinci kadına verin, çünkü gerçek annesi odur.”
Kralın verdiği bu kararı duyan bütün İsrailliler hayranlık içinde kaldı.
Herkes adil bir yönetim için Süleyman’ın Tanrı’dan gelen bilgeliğe sahip olduğunu anladı.
Tanrı’nın zenginliği ne büyük, bilgeliği ve bilgisi ne derindir! O’nun yargıları ne denli akıl ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır! (1. Krallar 3:16-28)
